Çankaya Kavgası

 

 

Yazıklar olsun bize, bir Cumhurbaşkanı bile seçemiyoruz. Herkezde bir kavgadır gidiyor. Olup biteni gören yok, siz kavga ede durun askerimiz şehit oluyor. Nedir bu cumhuriyet elden gidiyor telaşı anlamıyorum. Okadar kolaymıdır rejimi değiştirmek. cumhuriyetimize olan bişi yok, olan halkımıza mazlum insanımıza oluyor, gençlerimize oluyor, geleceğimize oluyor. Bırakın bu kavgalarıda adam gibi biraraya gelin. Herkez kendi menfeati için partisinin arkasında duruyor. Ben bir Türk genci olarak bıktım usandım bu tartışmalardan. Bu Cumhuriyet kan dökülerek kuruldu. Bağımsız bir Türkiye için, ama hala kanımız dökülüyor bunu gören yok. Daha nekadar ölecek genç bedenler. Şu yaşıma geldim hala Türkiye'de aynı tartışmalar. Tandoğan mitingi ve bugün yapılan çağlayan mitingi emin olun AKP karşı yapılmıyor. Bence amerikaya, avrupa birliğine, ona buna şuna, haksızlıklara, bu gidişe, şimdiye kadar yapılamıyanlara karşı bir tepki bence. Düşmanı hep içerde arattılar, düşmanı aramak için kendimize değil şöyle bir çevremize baksak yeterli. Biz Çankaya kavgaları ede dururken adamlar birbirimize düşürmenin planlarını yapıyor. Tek diyeceğim şudurki, bu kavgalarda gösterilen gayreti birazda şu Güzel Ülkem için gösterin. Bu asil millet bunları haketmiyor.
 

Tandoğanda Bağırıp Çağırmak


                                                   

 

Bir haber sitesinde dolaşırken Engin Ardıç'ın yazısı bayağı bir ilgimi çekti, adama azda olsa hak vermiyor değilim.  gündemdeki tartışmaların bence nedenini  iyi özetlemiş.  buyrun sizde okuyun aynen şöyle yazıyor;

 

Sevgili bürokratlar... Başbakanın, cumhurbaşkanı olunca “şeriatçı rektörler” atamasından korkuyorsunuz, değil mi? Peki niçin rektörleri her üniversitenin kendi senatosuna seçtirme yoluna gitmediniz? Üniversitelerden “esas olarak solu kazımak” amacıyla düşündüğünüz YÖK kurumunun günün birinde “ötekilerin” eline geçebileceği niçin hiç aklınıza gelmedi?

Niçin üniversiteleri eğitim düzeyi açısından birer “yüksek liseye”, disiplin açısından da “yatılı kız mektebine” çevirdiniz, niçin? Niçin cumhurbaşkanını “halka seçtirmeyi” hiç düşünmediniz, ya da lafta düşünür gibi yaptınız da buna hiç kalkışmadınız? Halkın “Erdoğan gibi birisini” seçeceğinden korkuyordunuz, değil mi? Şimdi, halkın seçtiklerinin onu seçmesinden de korkuyorsunuz, ve de demokrat geçiniyorsunuz. Niçin cumhurbaşkanlığı makamını “sembolik” bir görev olarak bırakmadınız da olağanüstü yetkilerle donattınız? Bugün bu kavga edilmeyecekti. Erdoğan’ın, Milli Güvenlik Kurulu’nda, bazı kararlara “taş koymasından” çekiniyorsunuz, değil mi? Peki niçin MGK gibi “ikinci bir hükümet odağı” yarattınız? Siyasi iktidar ekonomi falan gibi gündelik işlere bakacaktı, bürokrasi de asıl önemli devlet meselelerine... Hesapça. İki odağın günün birinde “çakışabileceğini”, hiçbir ülkede olmayan bu “ikili hükümet modelinin” iki seksen yatabileceğini niçin hesap etmediniz? Bu kadar az oy almış bir partinin bu kadar çok koltuk ele geçirmesine kızıyorsunuz, değil mi? Niçin bu kötü seçim kanununu yaptınız ve niçin değiştirmediniz? Niçin yüzde on baraj koydunuz? Kürtlerin meclise girmelerini önlemek için, değil mi? Niçin bu barajın şimdi “AKP’nin hızını kesecek partilerin de meclise girmelerini önlediğini” ve kendi kalenize gol attığınızı göremiyorsunuz, niçin? Parti başkanı ne emrederse o oluyor, siz de buna kızıyorsunuz, değil mi? Niçin bu kötü siyasi partiler kanununu yaptınız, niçin? Ve şimdi niçin bu kanuna uygun davranan Deniz Baykal’a da bozuluyorsunuz, niçin? Parti başkanlarını diktatör yapıp sonra da diktatörlük ettikleri için suçlamak sizce akıllı işi mi? Başbakanın cumhurbaşkanı olmasını istemiyorsunuz... Niçin ona karşı hem kamuoyunu hem meclisi etkileyecek, hem onu da zor duruma düşürecek, bu isteğine gem vurmasına, adaylığını koymadan önce bir kere değil on kere düşünmesine yol açacak bir “alternatif aday” bulup çıkaramadınız, niçin? “Nasıl olsa zararsız bir yüksek bürokrat üzerinde anlaşma sağlanır” formülünün günün birinde yürümeyebileceğini, herkesin bir Ecevit kadar “siyasi zavallı” çıkmayacağını niçin gözönüne almadınız, niçin? Niçin Amerika Birleşik Devletleri’nin önerileri doğrultusunda, “o günün yoğun çalışma koşulları içinde gözden kaçmış” (yersen) kararlar alarak dinciliğin gelişmesine olanak verdiniz, niçin? “Yeşil kuşak” operasyonuna o zaman niçin boyun eğdiniz ve şimdi niçin ağlıyorsunuz, niçin? Niçin liberal kapitalizmi kösteklediniz, burjuvazinin önünü açmadınız, açanı da aşağıladınız ve köylünün sağlıklı bir işçi sınıfına değil de “bunlara oy veren” lumpenproletaryaya dönüşmesine aldırmadınız, niçin? Tandoğan’da bağırıp çağıracağınıza oturup bunları düşünseydiniz keşke...



Etiketleme: Tandoğan mitingi, Cumhurbaşkanlığı seçimi, Tandoğanda kaçkişi vardı.

 

Vitray

 

 

Vitray (Stained glass). Osmanlılarda revzen-i menkuş, bezeli pencere anlamına gelen vitray, istenen deseni verecek biçimde düzenlenmiş kayıtlar arasına renkli yada boyalı camdan parçalar yerleştirelerek yapılan pencere bezemelerine denir. Alçı pencere ve nakışlı cam bu anlamda kullanılan başka sözcüklerdir. Pencere bezemeciliğinde cam ın bulunuşundan önce türkler de inceltilmiş ve yağlanmış derinin kullanıldığı kaynaklarda belirtilmektedir. Başlangıçta camın ancak küçük boyutlarda üretilebilmesi pencere yüzeylerinin kayıtlarla küçük alanloara bölünmesini gerektirmiş, bu uygulama renkli camlarında katılmasıyla giderek zengin bir pencere bezemesine dönüşmüştür. islam dünyası dışında Bizans ta ve ortaçağ avrupasında Romanesk ve Gotik te çok gelişmiş vitray örnekleri yapılmıştır. Ancak Doğuy la Avrupa  ve Bizans vitrayları arasında gerek düzenlemede gerek yapım sürecinde, farklılıklar görülmektedir. Avrupa da renkli cam ve boyalı cam kullanılırken Türkler salt renkli cam tercih etmişlerdir. Avrupa ve Bizans ın demir, tun kurşun, gibi metalleri özel profillerle çekerek kayıtlarda kullanmalarına karşılık Türkler kayıtları alçıdan yapmış ve metale yer vermemişlerdir. Bizans vitraylarında görülen çapraz ve dik kesişen çizgiler egemendir. Osmanlı döneminde önceleri yuvarlak, oval, fil gözü biçiminde kesilen camlara daha sonra balık pulu, Lale Devri üslubu ve Barok üslup adıyla üç yeni kesim eklenmiştir.
 
Alçı kayıtlı vitrayda Türkler yapılacak işin inceliğine göre değişen iki teknik kullanmışlardır. Birinci teknik büyük cam parçalı az desenli pencerelere uygulanır.  Pencere boşluğundan daha büyük, kalın, yüzeyi düzeltilmiş ve temizlenmiş bir ahşap üstüne pencere ve tasarlanan vitray çizilir. sınırları belirleyen çizginin dışına, kalınlığı verecek olan kadronlar çakılır. Camlar takılacak boşluklardan biraz taşacak biçimde kesilir. Cam gelecek bölmeler yarıya kadar lüleli çamuruyla doldurularak camlar yerlerine yerleştirilir. Üstleri tüm kalınlığı buluncaya kadar lüleli çamuruyla örtülür. Bu işlem bittiğinde cam, çamur kenarlarından biraz taşmış durumdadır. Çamur aralarında kalan boşluklara alçı dökülür. Alçı donduktan sonra çamurlar temizlenir. Özürlü yerler onarılır. Bu teknikte camın çamurdan taşan bölümü alçı kayıtlar içinde bırakılarak bağlantı sağlanmış olunmaktadır. Daha ince ve karmaşık desenli vitraylarda uygulanan ikinci teknikteyse pencere boşluğunu örtecek büyüklükte bir alçı plak dökülmekte, alçı sertleştikten sonra oyularak desen çıkarılmaktadır. Camlar yüzeye konmakta, iki cam arasında kalan kayıt arkalarına, camları da tutacak biçimde alçı dökülmektedir. 
 
 
 (More)

Ebru Sanatı

 

 

 

Kitreli su üstüne serpilen boyaların buluta benzeyen biçimler alması ve çeşitli nakışlar haline dönmesi. Bu bulutumsu biçim ve nakışların suyun üstüne konulan kağıda geçmesiyle ebrulu kağıt elde edilir. Bununla birlikte pratik olarak genellikle, ebrulu keğıdada ebru denmektedir. İran kaynakları ebrunun bulunuşunu, Hindistan'a gidip yerleşen iran'lılara bağlamakta ve Şah Tahmasp döneminde (1524-76) ilk olarak hindistan'a giden Mir Muhammed Tahir tarafından bulunduğunu, Batılılar ve Türkler'se bu sanatın ilk önce Türkistan'da ortaya çıktığını ileri sürmektedir. bugün elde bulunan ebru örnekleri 16.yy'dan geriye gitmemektedir. 16.yy'ın önemli yapıtlarından olan ve yazı Tezhip ve Hat'tan söz eden, Osmanlı tarihçisi Gelibolulu Mustafa Ali'nin Menakıb-ı Hünerveran'ında ebruyla ilğili bir bilgi yoktur. 
 
 (More)

Seramik


    

Seramik (İng. ceramic Fr. ceramique Alm. keramik) Genel olarak fırınlanmış kilden yapılan nesnelerdir. Teknik açıdan, nesnenin biçimlendirilmesinde plastikliği (yoğurabilirlik) sağlayan kil ile fırınlama sırasında parçanın kırılmasını yada çatlamasını önleyen kuvars ve bu ikisini bağlayan ergitici feldispat karışımından oluşan hamurla yapılan nesneleri niteler. Kimi zaman keramik biçiminde kullanılan seramik sözcüğü, Batı dillerinde fırınlama veyüzey işlemlerinden bağımsız , genel bir terimdir. Türkçe'de de bu geniş kapsamıyla kullanılmakla birlikte, uzmanlar arasında ilkel yöntemlerle yapılmış, yüzeyi sırsız kapları çanak çömlek, gene düşük ısıda fırınlanmış ama yüzeyi sırlı nesneleri seramik ve yüksek ısıda fırınlanmış yüzeyi sırlı yada sırsız nesneleri de porselen başlığı altında tanımlamak mümkündür. 
 

Tuval Çerçeve Çeşitleri

 

Tuval (İng. Canvans) Nedir sorusuna bir cevap :  Üzerine yağlıboya resim yapılan, ahşap bir çerçeveye gerilerek tutkallı bir bileşimle astarlanmış bezden oluşan malzemedir. Rönesans sonrasına dek kullanılmadı. Yaygın kullanımı ancak 17. yy' da başlamıştır. Bir tuval çerçevesi hazırlamadan önce, köşe ek yerlerinin nasıl olacağına karar vermemiz gerekir. Bunun için birkaç örnek göstermek istiyorum. Aşağıdaki çerçeve örnekleriyle köşe geçmeleri hakkında azda olsa bilgi edinebilirsiniz. 
 
 

 

  

Bu şekildeki köşe geçmeler genelde tutkallı bir bileşimle sıkıştırılmış geçmelerdir. Genelde küçük boyutlu çerçevelerde kullanılır. Büyük boyutlu çerçevelerde, bu geçmenin kullanılmamasındaki neden, bezin gerilme aşamasında tutkalın yeteri kadar köşeleri tutmamasıdır. ancak küçük boyutlu çerçeverde pekala tutkalla tutturulmuş geçmeler kullanılabilir. Pratik yönden ise bir çerçevenin tutkal kullanılarak hazırlanması vakit yönündende belli bir sürenin kaybı anlamına gelir. Çünkü tutkalın yeteri kadar sert bir oranda köşeleri tutması için belirli bir zaman diliminin geçmesi demektir.

 

 



Genelde büyük boyutlu tuval yapımlarında kullanılan bir köşe geçme tekniğidir. Bu tür geçmelerde çivi kullanılmaz. genelde geçme aralarına belirli bir oranda tutkal sürülerek geçme sıklığı arttırılmış olur. Genelde Profesyonel ressamların tercih ettiği bir yöntemdir. Bir tuvalin hazırlanış yönünden en pratik yolu bu yöntem diyebiliriz. Tabi bu uygulamanın olması için kanal girişlerinin önceden hazırlanmış olması gerekiyor. Bu yöntem sayesinde köşe kenarlarının simetriği üzerindede fazla durmassınız. çünkü bu işi bir kere yapıyorsunuz. Benimde tercih ettiğim bir köşe geçme tekniğinir. 
 
 (More)

Sanat Nedir Sorusu

 

 

 

İnsanoğlunun yarattığı yapıtlarla güzellik ülküsünün ifadesi biçiminde tanımlanır. Oysa güzellik ülküsünün sanat için bir zorunluluk olmadığı, çağdaş sanat düşüncesi evreninde bir yeri kalmadığı kesin gibidir. Dolayısıyla sanatı bugün Thomas Munro ‘ nun tanımıyla doyurucu estetik yaşantılar oluşturmak amacıyla dürtüler yaratma becerisi diye nitelemek olanaklıdır. Doyurucu  bir estetik yaşantı ise, mutlaka güzellik etkisi oluşturmak zorunda değildir. Örneğin, ilkel toplumların yada Aztekler in sanatları güzel olmaktan uzak olduğu gibi, bunu amaçlamış olduklarını kanıtlayacak bir ipucundan da yoksunuz. Çoğu kez ve çoğu toplumda sanat yapıtının yarattığı estetik yaşantı, korkutma, tiksindirme, irkiltme boyutlarına sahip olabilmektedir. Güzellik kavramının sanatsal düşünce içinde başköşeye yerleştirilmesi ancak Rönesans’ta ortaya çıkar ve 19. yy’ da neredeyse resmi bir sanat ideolojisine dönüşür. Çağdaş sanat anlayışı güzel sorunsalını tasfiye ettiği gibi, bir tanım çabasını da büyük ölçüde bir yana bırakmıştır. Sorun daha çok sanatsal yaratma sürecinin ne olduğu biçiminde ortaya konmakta. Bu bakış açısıyla sanatsal üretimin bir dizge değiştirme işlemi olarak nitelenmesi olanaklıdır. Başka bir değişle, sanatsal yaratma gerçekliğin yeniden üretilmesi eyleminden başka bir şey değildir. Sanatçı,  aslında sanatsal nitelikte olmayan gerçeklikleri seçerek, onları gerçekte yer aldıkları dizgeden başka bir dizge içinde yeniden konumlandırmaktadır. En basit örneğiyle bir madenin sanatsal nitelikte sayılabilmesi, bu dizge değiştirme ve dolayısıyla da, gerçekliği yeniden üretme sürecinden geçmesi sayesindedir. Sanatçı bir endüstriyel ürünler dizgesinden yeniden oluşum ve anlam yükleme ifadesiyle yorumlama çabasından öte bir şey değildir.